Çok Günah İşledim Peder

Çok Günah İşledim Peder

Çok Günah İşledim Peder

Hristiyanın biri günah çıkartmak için kiliseye gitmiş.

Girmiş günah çıkartma odasına, yan tarafa’da peder girmiş.
Adam;– ”Peder bey ben çok günahkar bir kulum günah çıkartmak istiyorum”.
Peder;– ”Tabii, anlat’da çıkartalım günahlarını”.
Adam;– ”Ama Peder bey çok ayıp, utanırım anlatamam”.
Peder;– ”Evladım utanmana gerek yok, hem anlatmasan nasıl çıkartabilirim’ki günahlarını”.
Adam utana sıkıla anlatmaya başlamış.
– ”Şey Peder bey, ben bu zamana kadar çok kedi *iktim”.
Öyle deyince birden Peder can kulağıyla dinlemeye başlamış;
– ”Yaaa, sahi’mi? Peki nasıl beceriyordun bu işi?”.
Adam;– ”Basbaya, arka ayaklarından tutup *ikiyordum”.
Peder;– ”Tüh lan desene, biz *aşakları boşa cırmalatıyomuşuz”…

BONUS FIKRA

Karı koca kahvaltı yaparlarken kadın bir anda elindeki tavayı kocasının kafasına geçirir.

Ne olduğunu anlamayan kocası şaşkınlıkla durumu sorar. Kadın:

– Dün pantalonunu yıkarken içinde üstünde Çiğdem yazan kağıt buldum.

Bunun üzerine kocası;

– Karıcım o gecen gün üzerine bahis oynadığımız atın ismiydi der.

Bu açıklamayı yeterli bulan kadın pürneşe içinde kahvaltısına devam eder.

İki gün sonra yine kahvaltıda bu sefer daha büyük bir tava ile kocasının kafasına öyle bir vurur ki koca bir kaç dakika kendini bilmeden masa üstünde yatakalmıştır.

Ayılınca karısına yine durumu sorar ve kadın cevap verir.

– Dün senin at aradı…

Yaz Talinde Başıma gelenler

Geçen yaz tatilinde, Edremit’te Maliye Bakanlığı’na ait denize sıfır nefis manzaralı bir yerde, teyzemin davetlisi olarak kalmaya başlamıştım.

Binamız dört katlıydı ve bizim dairemiz ikinci kattaydı.

Tatilde bir şey dışında her şey yolundaydı.

Üçüncü katta kalan delikanlı, günler geçtikçe asabımı bozuyordu.

Gündüz ve gece hemen hemen vaktinin tamamını balkon-da geçiriyordu.

İyi ama bundan sana ne diyeceksiniz.

Balkonda müzik setinin sesini sonuna kadar açıyordu.

Üstelik de dinlediği tek şey hiçbir şey anlamadığım klasik müzikti.

Bir kez olsun plajda ve denizde kendisini görmemiştim.

Üstelik bazen market veya plaj dönüşü istemeyerek gözüm onların balkonuna takılsa gözlerini hep üzerimde buluyordum.

Ben ona bakınca kendisini geriye çekiyordu.

Aslında yakışıklı birisine benziyordu, ama çok ukalaydı.

Bir defasında: “Sakıncası yoksa şu müziğin sesini biraz kısar mısınız?” diye yukarı seslendiğimde teybinin sesini biraz kısarken benim duyabileceğim şekilde mırıldanıyordu.

“Elbette klasik müzikten zevk alabilmek her insan için mümkün olmuyor, kapasite meselesi bunu düşünmem gerekirdi!”

Onun bu alaycı tavrı beni çıldırtıyordu.

Öyle tembel birisiydi ki bütün işlerini hep başkasına yaptırıyordu.

Balkondan durmadan etrafa emirler yağdırıyordu.

“Tolga, koçum, marketten iki kola kap bakayım.”

“Meltem, hadi bakayım şu dükkândan biraz çerez alıver.”

İşin kötü tarafı oyunları bozulan çocuklar ona kızmıyor ve sanki o bir patron kendileri de onun uşağıymış gibi hemen oyunlarını bırakıp,

“Peki Kerem Abi, hemen getiriyorum,” diyorlardı.

Bütün gece misafiri hiç eksik olmuyordu.

Büyük küçük, bütün apartman sakinleri onun balkonundaydı sanki.

Kabul etmeliyim ki adamın duygusal zekâsı üst düzeydeydi.

Benden başka herkes onun çevresinde dört dönüyordu adeta.

Onun tavır ve davranışları bende takıntı haline gelmeye başlamış, tatilimden keyif alamaz duruma gelmiştim.

Bir gün yine balkonundan, aşağıda oynayan çocuklara emirler yağdırdığını duyduğumda daha fazla dayanamadım ve yukarıya doğru seslendim.

“Bana bak, sen buranın kralı mısın be! Utanmıyor musun durmadan çocukların oyunlarını bozmaya ve onlara emirler yağdırmaya, senin ayakların yok mu?

Neden gidip kendi işini kendin halletmiyorsun?”

Bu sözleri söyledikten sonra ortada fırtına öncesi sessizliği andırır bir sükûnet oluştu.

Tabii ki onun, bu sözlerimin altında kalmayacağını biliyordum ve onun bana vereceği cevaba karşı neler söyleyebileceğimi düşünüyordum.

Ancak, uzun bir süre geçmesine rağmen yukarıdan hiç karşılık gelmedi.

Ben de “Oh be! Şimdi rahatladım, bu akşam rahat bir uyku uyuyabilirim,” diye düşündüm.

O akşam üst kat çok sessizdi. Gece yarısına doğru hıçkırıklarla ağlama ve bu ağlama sesine karşılık, teselli vermeye çalışan insanların sesleri gelmeye başladı aşağıya.

Onun sesine çok benzetmiştim bu ağlayan çocuğun sesini.

“Amma da sulu gözlü, alıngan bir çocukmuş meğer!” diye düşündüm ve yatağıma uzandım.

Bu olayın ardından iki gün geçti, ancak üst katta tam bir matem havası vardı.

Müziğin sesi hiç gelmiyor ve aşağıda oynayan çocuklara emirler yağdıran da olmuyordu.

Üçüncü gün, teyzem üst kattakilerin yazlıktan ayrılma hazırlıkları yaptıklarını söyledi.

Aradan bir süre geçtikten sonra arabalarına eşyalarını taşımışlardı bile. içimden onu son kez görme isteği geldi ve bu isteğimi bastıramayarak balkondan aşağıya doğru baktığımda gördüklerime inanamadım.

Tekerlekli sandalyenin üzerinde oturmuş bu delikanlıyı, annesi arkasından itiyordu.

Babası arka kapıyı açtıktan sonra, annesinin yardımıyla Kerem arabaya binmeden önce son kez bizim balkona doğru, ani bir şekilde bakınca ben hemen kendi-mi içeriye doğru attım ve odaya koşarak, hüngür hüngür ağlamaya başladım.

Bu olay beni o kadar etkilemişti ki, tatilim zehir olmuştu.

Birkaç gün sonra teyzemden izin alıp, tatilimi yarıda bölerek evime döndüm.

Bugün hâlâ o olayın etkisini üzerimden atabilmiş değilim.

Aklıma geldikçe kendimi bir türlü bağışlayamam.

İşte benim intikamım

Redondo Beach / Kaliforniya’da yaşayan yaşlı adamın düzenli olarak baktığı ağacı köklerinin kaldırımın üzerine çıkması sebebiyle, belediye tarafından kesilmesine karşı aldığı inanılmaz intikam belediye başkanına gönderdiği mektup ile ortaya çıktı;

“Merhaba sayın belediye reisi. Bugün bu mektupla size ölüm, yeniden doğmak ve intikam üzerine bir hikaye anlatacağım…
3 yıl önce bugün, Sizin başkanlık yaptığınız Redondo şehir konseyi, evimin önünde büyüyen ve 30 yaşında olan ağacı kesme kararı aldı.

Bunun tek sebebi ağacın köklerinin kaldırımın üzerine çıkmaya başlamasıydı.

Gerçek bir sorun bile değil…

Tüm bunların üzerine, ağacın bakımını düzenli olarak ben yaptığım ve evimin önünde olmasında dolayı, ağaç kesim masraflarını da ‘yasa gereği’ bana ödettiniz.

O ağaca gerçekten bir aile bireyi gibi bakmıştım.

Gerektiğinde gübreledim, zararlılardan korunması için ilaçlar verdim. Bir fideyken dik durabilmesi için ona destek yaptım.

Zamanla büyüdü ve çok güçlü bir ağaç oldu.

Evladı kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan bir baba gibi gururluydum.

Ben bu dünyadan ayrıldıktan sonra bile, arkamda benden kalan canlı ve yaşayan bir hatıra bırakmanın verdiği mutlulukla hayatımın son yıllarını geçiriyordum.

Ancak sizler belli belirsiz bir bahaneyle, çocuğum gibi gördüğüm, ağacımı öldürdünüz.

Bununla da yetinmeyip, celladının ücretini dahi bana ödettiniz.

Başkan, Steve Aspel, 3 yıl önce siz benim evladımı öldürdünüz…

Ve bugün intikam zamanı!

Siz ağacımı kestikten 5 ay sonra, yani bundan 2 yıl 7 ay önce, şehrin belediye yetkisi altındaki çeşitli yerlerine, 45 adet Redwood Kaliforniya çamı ve 82 dev sekoya ektim.

Bilmiyor olabilirsiniz, ancak ektiğim bu ağaçların özelliği dev boyutlarda olmaları ve boy atmaya başlamadan önce toprağa sıkı sıkı kök salmaları.

Yani siz bu mektubu okuduğunuz sırada, dışarıdan küçük gözüken o ağaçlar toprağa doğru 10 metre kök saldılar bile.

Önümüzdeki, aylar içerisinde ise mevsimleri geldiği için akıl almaz bir hızla uzamaya başlayacaklar ve boyları 70 metreye dayanacak…

Siz o gün görmezden gelebileceğiniz bir sorunu, kendinize görev edinip ağacımı kesmiştiniz.

Bugün ise, belediye denetimi altında olan yerlerde 100’e yakın dev ağaç büyümekte ve bu ağaçlar benim ağacım gibi kolayca sökebileceğiniz ağaçlardan değil…

Bunu yapmaya kalksanız bile, her birinin kökünden sökmek size bir servete mal olacaktır… İyi günler, sayın belediye başkanı…

Sadece kökü kaldırıma çıktı bahanesiyle kestiğiniz o ağacın, bugün 100 ağaç olarak geri döndüğünü size iletmek için bu mektubu yazıyorum ve hayatımın son günlerinde size ağaç dolu bir şehir bırakıyorum. İşte benim intikamım…”

Bir Çivi

Bir tüccar atına atlayıp, uzak kentlerin birine gitmiş.

Elindeki kıymetli taşları satarak tekrar yaşadığı kente dönmek arzusunda imiş…

Öğle üzeri bir yerde mola vermiş. Atının bakımını yapan uşak;

“Efendim!” demiş. “Atınızın sol arka ayağının nalından bir çivi noksan.

Çiviyi çakmamı ister misiniz?”

Tüccar; “Bir şey olmaz demiş.

Vakit kaybetmeme gerek yok.

Nasıl olsa altı saatlik yolum kaldı, gidene kadar da nal düşmez herhalde.”

İkindi üzeri bir konakta, tekrar dinlenmek için mola vermiş.

Atın yemini ve suyunu veren uşak tüccara;

“Efendim” demiş. “Atınızın sol arka ayağının nalı yok.

Ne yapmamı istersiniz?” Tüccar; “Hiç bir şey yapmayın!” demiş.

“Sunun şurasında birkac saatlik yolum kaldı. Vakit kaybetmeden yoluma devam etmem lazım.

Gidene kadar bir şey olmaz.”

Adam yola çıkmış. Fakat çok geçmeden at aksamaya başlamış.

Bu topallama uzun sürmemiş. Sonunda yere düşen atın bir ayağı kırılmış.

Adam çaresiz atı bırakmış.

Onun yükünü de sırtına alarak, yolun geri kalan kısmını yürüyerek tamamlamak zorunda kalmış.

Sonra da; Aaah, benim akılsız kafam aah!” demiş.

Bütün bunlar bir tek çivi yüzünden geldi başıma.

Beş dakika bekleyip çiviyi çaktırsaydım, hem saatlerce yürümemiş olacaktım.

Hem de at, boşu boşuna ölmeyecekti.

Büyük Türk hakanı Atilla; “Atımın nalındaki bir çivi düşseydi, bu büyük ülke olmazdı!” demiş.

“Ama nasıl olur?” demişler.

“Bir çivi bir ülkeyi nasıl kurtarır?”

Atilla cevap vermiş; “Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu da koca bir ülkeyi kurtarır.

Şimdi anladınız mı? Bir çivinin eksikliği, ne kadar büyük kayıplara sebep oluyormuş.

Güncelleme Tarihi: 15 Haziran 2019, 06:59

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER