Aloo Anne

Aloo Anne

Aloo Anne!

Ev Telefonum yine acı acı çalmaya başladı. Telefonu açmak istemiyordum, biliyordum ki yine karşıma o çıkacaktı.

O diyorum çünkü tanımıyordum kendisini. İlk başlarda pis bir sapık diye düşünmüş, bir süre sonra vazgeçer demiştim.

Telefonu açtığımda hiç ses çıkarmıyor, sadece dinliyordu. Bir müddet sonra, vazgeçmesi için bağırıp çağırmaya başladım.

Sonra sesimi iyice yükselttim, hatta hiç âdetim olmamasına rağmen küfür bile etmiştim. Birkaç gün sonra yine başlamıştı.

Hep belli saatlerde arıyordu. Sabah saat 07:35’de ilk aramasını yapar sonra öğle vakti 12:05’de ikinci aramasını yapar ve akşam 20:05’de son olarak da 11:35’de arayıp günü bitirirdi.

Artık dayanamayacağım diye bu almış olduğum hattı kapatmayı düşünmeye başlamıştım ki, o gün sabahyine telefon çaldı.

Ben de son defa ne de olsa, diye telefonu açtım. “Sen kazandın” dedim. “Artık pes ediyorum.

Bugün telefon hattımı kapatacağım” dedim. Hala ses vermiyordu ki derinlerden bir hıçkırık sesi duydum.

Sonra avizeye kulağımı iyice dayadım inceden bir ağlama sesi işitiyordum.

Emin olduktan sonra şaşkınlık ve uzun bir süredir sesini bile duymadığım bu kişiye kendiliğinden oluşan bir acıma hissiyle ne oldu diye sordum.

Sonra sesi yine duyulmaz oldu ve bir müddet sonra telefon kapandı.

Merak duygusu ile, telefon hattını kapatmayı bir süre ertelemeye karar verdim.

Ne de olsa bana zararı yoktu. Aslında telefonunda bana pek bir faydası da yoktu.

Bayramda seyranda bir iki kişi ararsa ne ala, onun haricinde tamamen yalnızdım.

Yalnızlığımdan kurtulmak için telefonu almıştım ama değişen hiçbir şey yoktu.

Çocuklarım sadece bayramlarda arıyor o da birkaç dakika bile sürmeden kapatıyorlardı.

Birde bu sessiz arkadaşım vardı. Sonra anladım ki ben, aslında bu sessiz arayışlar ile beni rahatsız eden kişiyi kendime dost edinmiştim.

Öğle vakti tekrar arayacaktı biliyordum ama bu sefer ona kızmayacaktım.

Telefon çalınca gayet normal bir ses ile Alo dedim.

Sonra da sanki aynı kişi olduğunu bilmiyor muşçasına kimsiniz diye sordum ve AAA sen misim benim can dostum Ayşecim nasılsın görüşmeyeli dedim.

Karşımdaki şaşırmış olacak ki telefonu düşürdü, bunu kulağımı yırtarcasına gelen telefonun düşme seslerinden anladım.

Telefonu yine eline aldı ama hala sessizdi. Bende devam ettim. Karşımda sanki benim eski arkadaşlarımdan Ayşe varmış gibi davranmaya devam ettim.

Ayşe’ye dakikalarca bugünlerde neler yaptığımdan hastalıklarımdan vesaire anlattım durdum.

Karşımdaki telefonu hala kapatmamıştı dinliyordu.

Ben ise neyse Ayşe ocak da yemeğim var sonra görüşürüz dedim.

Daha sonraki aramalarında da ben telefonu açar açmaz anlatmaya başlıyordum, bazen aynı şeyleri tekrarladığım da oluyordu ama karşımdaki sabırla dinliyordu ve hiç lafımı bölmüyordu.

Artık durum değişmiş ve sabırla saatin gelmesini ben beklemeye başlamıştım.

Eşim dostum olmuştu bu arkadaş. Arada sırada da karşımdaki konuşsa çok daha mutlu olacaktım ama buda benim sıradan ve yalnız hayatıma bir renk katmıştı.

Yine bir gün aradığında telefonu açtım ama artık bu oyunda sıkmaya başlamıştı ve yalvarmaya başladım karşımdakine, lütfen ne olursun bir kelime olsun sen de konuş diyordum.

Kimsin neden beni arıyorsun, biliyorum kötü niyetli olmadığını, ama bunu bana neden yapıyorsun.

O an şok oldum çünkü karşımdaki kişi ilk defa ses vermişti ve bana ANNE demişti.

Kısa bir süre sonra da ağlamaya başlamıştı, hem de hıçkıra hıçkıra bana sürekli anne diyordu ne olur beni affet. ,

Elbette ki benim çocuğum değildi, ancak neden böyle dediğini anlatmaya başladı.

Boğazında düğüm düğüm olmuş kelimeleri zorla çıkarttığı için, onu anlamakta zorlanıyordum.

Bir müddet sonra sakinleştiğinde karşılıklı konuşmaya başladık. Kusura bakmayın diye söze başladı bunca zamandır sizi rahatsız ettim demişti.

Meğer bu telefon numarası daha önce annesinin numarasıymış, yaklaşık 3 yıl önce kaybetmiş annesini.

Evlendikten sonra annesinin yanından ayrılmış ve kocasıyla özgürlüğün tadını çıkardığını düşünüyormuş.

Bundan sonra ise annesi her gün defalarca günde 4 defa aramış.

O zaten bu ilgiden sıkılmış ve doğup büyüdüğü evden kurtulduğunu düşündüğü için Annesini hiç ziyarete gitmemiş.

Hatta zaten her gün annesi onu aradığından, onu bir defa olsun arama zahmetine bile girmemiş.

Oysa annesi bıkmadan usanmadan her gün sabahları arar, ona günaydın demeden gününe başlamazmış.

Öğlenleri hal hatırını sorar, akşamları gününün nasıl geçtiğini sorar, geceleri de iyi geceler benim güzel kızım Ayşecim dermiş.

Ta ki 3 sene öncesine kadar. O gün telefon çalmamış. Ayşe ise bu işe hiç aldırış etmeden oh nihayet artık vazgeçti diye düşünmüş.

Ertesi gün ise yine sabah telefon çalmayınca meraklanmış ama annesine dönüş yapmamış.

Öğle vakti geldiğinde bu sefer ters bir şeyler olduğunu anlamış ve ilk defa o telefonu çaldırmış ancak telefonu açan olmamış.

Daha sonraki gün tam ziyaretine gitmeyi düşündüğü için evinden çıkacakken, telefon çalmış bu sefer koşarak telefonu açmış ama dünyası başına yıkılmasına sebep olan şeyi, annesinin komşuları ona söylemiş. Maalesef annesi evinde ölü bulunmuş. Artık telefon çalmayınca, gerçekten yalnızlığı yaşamaya başladığında annesinin kıymetini anlamış.

O her ne olursa olsun annesinin prensesi, annesinin bir tanesi, onun her daim ufacık bir bebeği olduğunu telefondan dahi olsa arkasında birilerinin olduğu duygularını daima yaşatan annesinin kıymetini çok geç anlamış ve annesinin her gün aradığı saatlerde çalmayacağını bildiği halde telefonun başında bekler olmuş.

Bir gün istemsizce annesinin numarasını arayınca karşısına ben çıkmışım ve benim sesimi annesinin sesine benzettiği için annesine olan özlemle annesinin aradığı saatler den tam 5 dakika sonra telefonu aramaya devam etmiş

Gaffar Okan

Diyarbakır emniyet müdürlüğüne atanmış olan Gaffar Okan şehre ilk geldiğinde polisler kendini tanımazken teftişe çıkar. Bir çorbacıya girer ve çorbasını sipariş edip içmeye başlar. Bu sırada 2 polis çorbalarını bitirip masadan kalkar ancak çorbacıya ücreti ödemez. Çorbacı ücreti isteyince polisler masadaki tabakları yere fırlatır ve para ödemeden giderler.

Gaffar Okkan gördükleri üzerine sinirden deliye döner, çorbacıya gidip kalkan polislerin parasını öder ve telsizi açar, o kendiyle bağdaşmış sözü söyler “Ben yeni emniyet müdürünüz Gaffar Okkan, Diyarbakır Halkına eziyet edeni yakarım.”  Gaffar Okkan göreve başladıktan sonra Diyarbakır’da yaşlılara ücretsiz hizmet veren taksiler ayarlar, Diyarbakırspor’un altyapısını geliştirir ve kısa sürede Diyarbakır’da halkın sevgilisi olur. Şehirde terör azalmış, analar ağlamıyor, halk polise güveniyor…
Bu ülkede her güzel şeyin bir sonu vardır ya Gaffar Okkan’ada aynısı oluyor faili meçhul bir cinayetle kahpece katlediliyor. Arkasından tüm Diyarbakır ve Türk halkı gözyaşı döküyor.

Eğitim

Fatih Sultan Mehmet! sınıfta hiç akıllı durmaz,önünde oturan çocuklara kalem batırır, bağırır çağırır hocası akşemsettin bir şey dediği zaman “sen bana bişey diyemezsin ben padişahın oğluyum” diye tehdit ederdi.

Akşemsettin artık bu durumdan rahatsız ama bir okadarda çaresizdi. Padişahın karşısına bu konu hakkında gitmekten haya ediyordu.Padişaha çocuğunu şikayet etmek düşüncesi ona çok ağır geliyordu. Birgün artık herşeyi göze alıp padişahın huzuruna çıktı ve olanları ona sıkılarak anlattı. Padişah durum karşısında bir müddet düşündü ve o müthiş planını akşemsettinin kulağına usulca açıkladı. Aman yarabbi bu ne plandı, mümkün değildi bu planı uygulamak.

Akşemsettin plan konusundaki rahatsızlığını padişaha ilettiysede padişah onu dinlemedi ve bu iş olacak dedi. Ertesi gün yine ders ortamında ve yine Fatih Sultan Mehmet yaramazlık yapıyordu. Akşemsettinin uyarısına yine aynı tehdit cevabını verdiği sırada padişah ansızın kapıyı açıp içeri girdi.

Bu olay karşısında akşemsettin hiddetlenerek padişaha bağırdı ve bir tokat atarak, bu şekilde sınıfa giremeyeceğini izin istemesi gerektiğini söyleyerek derhal dışarı çıkmasını istedi.
Padişah mahçup bir şekilde boynunu bükerek özür diledi ve dışarı çıktı.

Olaylar karşısında Fatih Sultan Mehmetin nutku tutulmuş ne yapacağını şaşırmıştı. Güvendiği babası tokat yemişti. Fatih Sultan Mehmet allak bullak olmuştu.

Az sonra kapı vuruldu ve padişah mahçup bir şekilde içeri özür dileyerek girdi. plan muhteşem işlemişti….

O günden sonra Fatih Sultan Mehmet asla yaramazlık yapmadı. Çünkü güvendiği dağlar kar almıştı artık…

İşte Akşemsettinin kulağına fısıldanan muhteşem plan, işte çocuk eğitimi. İşte onlar, işte biz….

Koskoca padişah sırf çocuğunu terbiyesi için gözünü kırpmadan tokat yemeği göze almıştı..

Üç Şeyden Taviz Verme…

Oğlum hayatında üç şeyden taviz verme,

1. En iyi yemeği yemekten,

2. En konforlu yatakta uyumaktan,

3. En lüks evde oturmaktan..

Oğul, biz fakiriz, peki bunu nasıl gerçekleştireceğim? deyince Hekim şöyle cevapladı:

-Sadece acıktığında yemek yersen,

en iyi yemeği yemiş olursun

-Çok çalışıp yorgun bir vaziyette uyursan,

En konforlu yatakta yatmış olursun,

-insanlara iyi muamele edersen,

onlarında kalbinde yer edersin

On Yumurta Kaç Öğretmen Eder?…

”Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte… İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı…

-Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir?

–Zafer, Konya’nın plakası kaç?

Hepsini yanıtlıyorum.

Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor:

-Zafer, ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER?

Şaşırıyorum.

–O nasıl soru Kerim Amca?

Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor.

–Bak, diyor.

–Okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.

Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum:

–Baba, Kerim Amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder?

Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan, ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor:

–Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır. Boşnakköy ve Armutlu. Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur.

1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabii yürüyerek.

Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var. Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lâzım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş. Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok.

Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar. Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar.

İkisi de başarmıştır.

Ancak bilmedikleri bir şey var. Sınav iki gün. Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı’nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı, bir yukarı yürümekte…

Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır. Durumu öğrenince onları doyurur. Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler.

İkinci gün de sınav başarılıdır. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı…

Babam, öykünün sonun şöyle bağladı:

–Bak oğlum, köyden on yumurtayla çıkan iki çocuğun öğretmen, subay, mühendis, milletvekili hatta cumhurbaşkanı olabildiği yönetime CUMHURİYET denir.”

TOPRAĞIN ÇOCUKLARINA SELAM OLSUN!..

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER